mehmet.coskundeniz @ posta.com.tr



Reklam Alanı
250x250

Reha Muhtar ana haber sunarken ihmaller, olumsuzluklar karşısında bu soruyu sorardı: Nerede bu devlet? O zaman pek çok kişinin küçümsediği bu söz bir isyanın dile getirilişiydi aslında.

Devlet nedir, ne işe yarar, sorularına cevap arayışıydı. Devlet, vatandaşlarının huzuru, refahı için çalışır mesela...

Devlet, vatandaşlarının güvenliğini sağlamak için vardır mesela...

Devlet, herhangi bir vatandaşına yönelen tehdidi önlemek için vardır mesela...

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, Star yazarı Cem Küçük tarafından alenen ölümle tehdit edildi.

Ahmet Hakan, Hürriyet’e saldıran grubun başını çeken AKP Milletvekili Abdürrahim Boynukalın tarafından evinin önüne gitmek ve dövülmekle tehdit edildi.

Ahmet Hakan, Türkiye’den Fransa’ya kaçan sabık işadamı Cem Uzan tarafından Twitter’da tehdit edildi. Sonra da evinin önünde saldırıya uğradı. Bu saldırı çok daha vahim sonuçlara sebep olabilirdi.

Ahmet Hakan’ın avukatları İstanbul Valiliği’ne bu durumları iletip koruma istedi ama valilik bu isteğe cevap vermedi.

Şimdi Reha Muhtar gibi yeniden sormanın tam da zamanıdır: Nerede bu devlet?

Açık tehditlere rağmen vatandaşının güvenliğini sağlayamıyorsa gerçekten nerede bu devlet? Ne işe yarar bu devlet? Olay olup bittikten sonra sorumluların yakalanması iyi güzel de aslolan bunu önleyebilmek değil mi?

Devlet görevini yapmadıkça, işte bu saldırganlar cesaretleniyor. Mesele bu 4 saldırganı yargılamak değil, onları azmettirenleri bulup yargı önüne çıkarmak.

İş işten geçtikten sonra Ahmet Hakan’a koruma verilmesinin de önemi yok bence. Neyse, büyük geçmiş olsun Ahmet Hakan’a.

Fikirlerin yok edilemeyeceğini, yazarların susturulamayacağını da bilsin herkes.

MİLLETVEKİLİNDEN ANLADIĞIM...

Hangi partiden olursa olsun kendisini milletin seçtiğini unutmayan...

Millet için çalışan, Meclis’te seçmenlerinin sözcüsü olan...

Gördüğü yanlışları, kendi partisinde bile olsa kabul etmeyen, düzeltilmesi için uğraşan...

Kendinden önce milleti düşünen...

Nefret söylemi kullanmayan, kullananlarla birlikte hareket etmeyen...

İnsanı etnik kökenine, dinine, diline göre ayırmayan, ayıranları kınayan...

Mağdurun yanına koşan, o kişiyi mağdur eden devletse, devlete bile bayrak açan...

Benim için milletvekili böyle olmalı. Böyle değilse ister ‘milli’ olsun ister ‘yerli’ olsun, fark etmez. Benim açımdan zerre kadar önemi yoktur.

HAZAN MEVSİMİ

Ah sonbahar, hazan mevsimi! Uzayan geceler, bulutların arasında kaybolan yıldızlar... Akıllarda eski bir aşkın taze kalmış anıları, yaşanmamış yaz günlerinin özlemi...

Derinden gelen, hafif ama içe işleyen bir müzik, elde bir içki kadehi...

Anılar ve özlem, hep bir yarım kalmışlık duygusu verir insana. En çok da sonbaharda hissedilir bu duygu. Sonbahar düşünme mevsimidir, belki de hesaplaşma... ’

Hüzün atakları’yla karşı karşıya kalacaksınız. İstemeseniz de yere düşen sarı yapraklar, inceden yağan yağmur, ürperten rüzgarlar, sessizleşen sokaklar, gri bulutlar hüznü dalga dalga yayacak içinize.

İşte o zaman geçmişte yaptığınız hatalar tek tek düşecek aklınıza. Bir sorgulama seansı başlayacak. Tercihlerinizin ne kadar doğru, ne kadar yanlış olduğunu bulmaya çalışacaksınız.

Düşünürken en çok kullandığınız sözcük “keşke” olacak. Hep hatalar değil ya, bazen de bir tatlı anı uyanacak hafızanızda, nerede olursanız olun küçük bir gülümseme yayılacak dudaklarınıza.

Yüreğinizde minicik bir kuş kanat çırpacak. Bir şarkı duyacaksınız; “Her sonbahar gelişinde, sarı sarı yapraklarla, kuru dallar arasında, sen gelirsin aklıma...”

Yıllar öncesine gidip orada kalacaksınız. Sonbahar sadece geçmişinizi değil, bugününüzü sorgulamanızı da sağlar. Yazın hengamesi içinde üzerinde pek de düşünmediğiniz ilişkinize sorular sormaya başlarsınız.

Sevgilinin daha önce hiç dikkat etmediğiniz olumsuz yanları bu mevsimde daha fazla batmaya başlar gözünüze. Mevsimin verdiği hüznün etkisidir bu.

Aşkınız için ayırdığınız enerjinin bazen tükendiğini hissedersiniz. Yalnızlığı daha bir sevmeye başlarsınız.

Her şeye rağmen güzeldir yere düşen yaprakların üzerine basarak yürümek.

Yağmurun altında sevgiliyle el ele dolaşmak...

Hırçınlaşan denizi, kabaran dalgaları seyretmek...

Uzun geceleri yalnızsanız kendinizi dinleyerek, sevgilinizleyseniz sohbet ederek geçirmek.

Bırakın sarsın sizi sonbahar, dibine kadar yaşayın hüznü, mutluluğun değerini çok daha iyi anlamak için...

EVLİLİĞİM BİTMESİN DE...

Türkiye’nin en çok tanınan cinsel terapistlerinden biriyle konuşuyorduk geçen gün. Konu, evliliğin cinsel hayatı nasıl bitirdiğiydi. Çiftlerin evlendikten sonra fanteziye kapalı cinsel yaşamlarının hayat kalitelerini düşürdüğünden söz etti terapist.

“Kadınlar” dedi, “cinsellikten vazgeçtiğinde eşlerini kaybetmemek için onlara cinselliklerini yaşayabilecekleri hoşgörüyü gösteriyor. Dışarıda cinsel arzularını tatmin etme konusunda alan açabiliyor.

Hatta bunu açıkça söyleyenler bile var. Yani sesli ya da sessiz onay söz konusu. Erkek de eşiyle yaşayamadığı cinselliği bu onay doğrultusunda başkalarıyla yaşayabiliyor. Böylece evlilik bitmemiş oluyor.

Bu durum elbette düzeltilebilir. Ama genellikle kadınlar ortada bir sorun olduğunu kabul etmiyor. Terapiste gitmediği için de sorun giderek içinden çıkılmaz bir hale geliyor.”

Eşler arasındaki cinsel uyumsuzluğun en büyük nedeninin iletişimsizlik olduğunu da söyledi terapist. “Çiftler hiç konuşmuyor” dedi, “Örneğin erkekte erken boşalma problemi varsa kadın bunu düzgün bir dille ‘Neyin var hayatım?’ şeklinde yapıcı olarak sorsa problem o an çözülmeye başlayacak.

Ya da kadın orgazm olamama durumunu net olarak anlatsa, birlikte bu sorunun üstesinden gelecekler. Bunu konuşmamalarının sebebi sadece utangaçlık değil, alınganlık da.

Yani kadın, erkek erken boşaldığında bunu kendisine önem verilmemesi olarak yorumluyor ve darılıyor. Erkek de aynı şekilde. Konuşulmayan her sorun da olayı çok daha derin noktalara götürüyor.”

İşin gerçeği, cinsellik konusunda eksik olan çiftlerin evliliği ancak kağıt üzerinde yürüyor. Birbirlerini sevdikleri noktasında kimsenin kuşkusu yok. Ancak bu sevgi boyut değiştirmiş oluyor.

Kadınlar eşlerini kardeşleri gibi, ya da anne oldularsa, evlatları gibi sevmeye başlıyor. Erkekler de eşlerini ‘kutsal anne’ statüsüne yükseltip fantezilerini hayata geçirmiyor. Doğal olarak cinselliği eksik olan çiftlerin yaşam kalitesi düşüyor, birbirlerine bakış açıları değişiyor.

Oysa evlilikte kimse kimsenin kardeşi ya da evladı olmamalı. İnsan hiç sevmediği biriyle cinsellik yaşayabilir. Ten çeker, canı ister, kafası iyidir vs. Ama kardeş gibi ya da evladı gibi sevdiği biriyle bunu asla yaşayamaz.

Bir başka deyişle evlilikte çiftlerin birbirini kardeş gibi sevmesi yerine hiç sevmemesi çok daha iyidir.