mehmet.coskundeniz @ posta.com.tr



Reklam Alanı
250x250

Orhan Pamuk 2006’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığında büyük bir tartışma başladı. Vay efendim, Ermeni soykırımını savunduğu için almış, vay efendim Kürt ayrımcılığını desteklediği için almış, vay efendim Türkiye’yi kötülediği için almış falan filan... Romanlarını seversin, sevmezsin. Okursun, okumazsın. Ama boru değil bu, aldığı ödül Nobel. Hani bütün dünyanın üzerinde en küçük bir tartışma bile yapmadığı en büyük ödül.

Bunun gururunu yaşamak varken ne yaptık? Tartıştık, tartıştık, sonunda bu ödülü değersizleştirdik. Bu topraklarda yetişmiş dünyaca ünlü bilim adamı Prof. Dr. Aziz Sancar Nobel Kimya Ödülü’nü aldı ya biz duramadık yine tartışmaya başladık. Prof. Dr. Aziz Sancar’ın ödül aldığı ‘Türk asıllı ABD vatandaşı Prof. Dr. Aziz Sancar Nobel Kimya Ödülü’nü kazandı’ diye duyuruldu. Mardin’in Savur ilçesinde doğan Aziz Sancar’ın Türk değil Kürt olduğu söylenmeye başlandı. Yani ‘Türk asıllı’ denmesine karşı çıkıldı.

Bak tekrar ediyorum, bu bilim adamı, bu topraklarda doğdu. Bununla gurur duysana. Ama hayır, ‘bölünmüşlük’ o kadar içimize işlemiş durumda ki, biz Nobel’i bıraktık, etnik köken tartışmaya başladık. Eşi Gwen Sancar ile bir vakıf kurmuşlar. Vakfın internet sitesine girdim. Kuzey Carolina Üniversitesi kampüsünde bir ‘Türk Evi’ oluşturmuşlar. Bu ‘Türk Evi’nin amacı, Kuzey Carolina Üniversitesi’nde okuyan ‘Türk’ öğrencilere destek olmak. Ayrıca birçok etkinlik de yapıyorlar. Örneğin 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı, 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı, Kurban Bayramı’nı ve ‘Nevruz Bayramı’nı kutluyorlar.

Evin üzerinde kocaman bir Türk bayrağı var. Aziz Sancar’ın üzerinde ‘Türkiye’ tişörtlü, arkasında Atatürk bayraklı fotoğrafları var. Bak o tırnak içindeki ‘Türk’ ifadeleri benim tarafımdan yazılmadı. Vakfın internet sitesinde aynen böyle geçiyor. İnanmazsan bak: carolinaturkevi.org Şimdi söyle bakalım, etnik köken ayırıcı birey arkadaşım, Prof. Dr. Aziz Sancar’ın etnik kimlik sorunu var mı? Onun yok da, senin var.

Çünkü sen mutluluğu değil mutsuzluğu tercih ediyorsun. Aziz Hoca’nın başarısıyla mutlu olmak isteyenlere “Hayır sen mutlu olamazsın çünkü Kürt değilsin (ya da Türk değilsin)” diyorsun. Ah be faşist kafalı birey, bilimin dini, dili, inancı, kökeni, milliyeti olur mu söylesene?

DEMEK Kİ OLMUYORMUŞ!

28 Mayıs 2015’te İstanbul Boğazı’nda garip bir deniz aracı dolaşmaya başlamıştı. Şehir Hatları’nın yeni vapuruydu bu güya. 2006’da yeni vapurların nasıl olacağını İstanbul halkına soran Büyükşehir Belediyesi bu kez kimseye danışmamıştı. Bunlar vapur değildi aslında, feribot bozması bir şeydi. Burun kısmından biniliyor, kıç kısmından iniliyordu. Vapurların olmazsa olmaz yan oturma alanları yoktu.

Üstte teras benzeri bir yer vardı hepsi o kadar. Bu araçlardan 4 tanesini Belediye Başkanı Kadir Topbaş hizmete sokmuştu ve sayılarının 10’a yükseleceğini ‘müjdelemişti’. Adeta birer ‘yüzer plaza’ olan bu deniz araçlarını halk beğenmemiş, eleştiri yağmuruna tutmuştu. Yandaşlar da eleştiride bulunanlara saldırmıştı. Şehir Hatları yetkilileri de hemen savunmaya geçmiş, “Merak etmeyin yine martılara simit atabileceksiniz.

Çift yönlü (double ended) yanaşma kabiliyeti, engelli erişimine uygun, teknolojik donanımlara sahip, ferah, konforlu, çevreye duyarlı, yakıt tasarruflu bu yeni gemiler yolcuların daha rahat ulaşım sağlayabilmeleri için Boğaz’ın zorlu şartlarına göre tasarlandı” diye açıklama yapmıştı. Şimdi öğrendik ki, artık bu garip deniz araçlarından alınmayacakmış. Sayıları 10’a çıkmayacakmış. Peki bu ferah, konforlu, çevreye duyarlı, yolcularına rahat ulaşım sağlayan bu garip araçlardan ne oldu da vazgeçildi acaba?

Lodoslu havalarda iskeleye yanaşmaları epey sıkıntı yaratıyormuş mesela. Ayrıca vatandaş da bu ‘garip deniz araçları’na ısınamamış. Başkan Kadir Topbaş da vazgeçmiş, yeni yapılacak 6 vapurun vatandaşın benimseyebileceği tasarımlarla yapılmasını istemiş. Hadi bakalım yandaş, şimdi ne diyeceksin acaba? Kadir Başkan’ı mı eleştireceksin?

Ben sana yandaş olma demiyorum, hobi olarak yine ol. Ama körü körüne savunma yaparsan böyle olur işte. 7 Haziran’da yazmışım. “Boğaz, her biri ‘kuğu’ olan vapurlarıyla güzel. İstanbul’u İstanbul yapan o güzelim vapurları yok etmeyin. İstanbul’un ruhunu yok etmeyin” demişim. Bu İstanbul sadece benim İstanbul’um değil, senin de İstanbul’un. Yandaş olman İstanbul’a sahip çıkmamanı gerektirmiyor. Neyse, bu yanlıştan dönülmüş olmasına çok sevindim. ‘Boğaz’ın kuğuları’ var olmaya devam edecek. İstanbullu’nun vapur keyfi de öyle...

BOND, JAMES BOND...

Ve James Bond’un 24’üncü filmi ‘Spectre’ pek yakında gösterime girecek. Tam bir ‘Bond’ delisi olan bendeniz için Bond maratonu da başlıyor demektir bu. 23 Bond filmini belki de 23’er kez izlemiş biri olan ben, yeni film gösterime girmeden önce eskilerin tamamını tekrar izlemeye başlayacağım. Bu benim için bir ritüel. Dünyanın en uzun soluklu film serisi olan Bond’un her filmindeki her karakteri adeta ezbere biliyorum.

Üzerlerine saatlerce konuşabilirim. Her filmin hangi şartlarda çekildiğini, hangi filmde sinema dünyasının ilklerinin kullanıldığını falan sayfalarca yazabilirim. ‘Bond Kızları’nın nasıl seçildiğini, karakterlerini uzun uzun anlatabilirim. Dedim ya ‘Bond delisi’yim. Ha bu arada, 24 yasal filmin dışında 2 adet de korsan Bond filmi vardır. Bunlardan biri 1967’de çekilen ve David Niven’ın Bond olduğu ‘Casino Royal’, diğeri de Sean Connery’nin oynadığı bir Bond filmi.

Bond’un asıl yapımcıları EON ve Broccoli şirketleri çekmemiştir bu iki filmi. Casino Royal bir çeşit Bond parodisidir aslında. Sean Connery’nin oynadığı korsan Bond filminin ise ilginç bir öyküsü vardır. Sean Connery, 1971’de 6’ncı Bond filmi ‘Ölmüsüz Elmaslar’ın çekimi bittikten sonra basına “Bir daha asla Bond olmayacağım” der. Bir Amerikalı yapım şirketi yasadaki açıklardan faydalanıp Bond filmi çekmeye hazırlanırken Sean Connery’ye teklif götürür.

Öyle bir para teklif eder ki; Sean Connery bunu reddedemez. Bu aslında 1965’te çekilen ve yine Sean Connery’nin Bond olduğu ‘Thunderball’ın tekrar çevrimi olacaktır. Ama filme Sean Connery’ye gönderme olsun diye ‘Never Say Never Again’ adı verilir. Yani ‘Asla Asla Deme...’ Bu film için bundan daha güzel bir isim düşünülemezdi sanırım. Ben ‘çalkalanmış ama karıştırılmamış’ votka martini eşliğinde Bond filmlerini izleme keyfinde olacağım, bir süre aramayın efendim.